Mitoloji ve Destanlardaki Yönü İle Anıt Ağaçlar (7)

Mitoloji ve Destanlardaki Yönü İle Anıt Ağaçlar (7)

Ulusal mit ve destanlar, bir milletin tarih öncesi çağlarda başlayıp zaman içinde oluşan kültür mirasının parlayan yıldızlarıdır. Anıt ağaçların bu bağlamdaki katkı ve özelliklerine geçmeden önce mit ve destan kavramlarının açıklanması faydalı olacaktır. Türk Dil Kurumu tarafından yayınlanan sözlükte mit terimi; "Geleneksel olarak yazılan veya toplumun hayal gücü etkisiyle biçim değiştiren, tanrı, tanrıça ve evrenin doğuşu ile ilgili hayali, alegorik bir anlatımı olan halk hikâyesi, mitos: Ergenekon efsanesi bir mittir." olarak açıklanmıştır (TDK 1988).

Kozanoğlu (1994), Örnek (1973 ve Ögel (1993), mit ve efsane terimlerini aynı anlamda kullanmışlardır. Tarihte adı geçmeyen unutulmuş kahramanlara ait efsaneler mitolojinin, gerçek kişilere ait öyküler ise destanların konusu içine girmektedir. Ögel (1971), mitoloji sözcüğünün belirli bir kavme ait efsaneleri inceleyen ve bunları diğer toplumlarınki ile karşılaştırarak genel sonuçlar çıkarmak isteyen bir bilim olduğunu bildirmektedir (ÖGEL 1971, s. 4-5). Yazar, bazı araştırıcıların mitolojiyi; "Tabiattaki varlık ve olayların, kişilik verilmesi yolu ile anlatılmasıdır." biçiminde açıkladığına işaret etmektedir. Ergun (2004), mit ve efsane terimlerinin farklı olduğunu, mit yerine efsane kelimesini kullanmanın, eski kaynakları yorumlayıp anlamada pek çok karmaşaya neden olduğunu belirtmektedir. Mitlerin tarihinin ilk insanlara kadar indiğini bildiren yazar, mitleri "yaratılış düşüncesinin insan beynindeki tezahürü" biçiminde tanımlamıştır (ERGUN 2004, s. 9). Yazar, mitlerde Tanrı'ya, efsane ve destanlarda ise insana ait olayların anlatıldığına dikkat çekmektedir. Bu çalışmadaki konumuz bu tür farklılıkların açıklaması olmadığı ve keza, konu uzmanlık alanımız dışında kaldığı için; mit, efsane ve destanların etimolojik kökenlerine daha fazla girilmeyecektir.

Değişik toplumların mit ve destanlarına göz atıldığında, hemen her toplumun geçmişinde anıtsal nitelikli ulu ve görkemli ağaçlar ile ilgili efsanelerin bulunduğu göze çarpmaktadır. Çoğu kez hayal ve gerçeğin birbirine karıştırıldığı bu söylemler, yeni nesiller için sayısız mesajlarla doludur. Anıt ağaçların toplum üzerindeki bu tür etkisinin en belirgin kanıtını kimi ilkel klanlarda görürüz. Bu klanlar, devasa boyutlu ağaçları kendilerine totem kabul etmenin, küçük toplumlarının ömrünü uzattığına, güç ve kudretini artırdığına inanmışlardır (ASAN 1993; BOYDAK ve ASAN 1995).

Ancak ağaç ve insan ömrü arasındaki bu paralellik Orta Çağ'ın Altay ve Çin halklarında da gözlenmektedir. Sözgelimi Marco Polo, astrologları ve büyücüleri kendisine "her kim ağaç dikerse, ömrü diktiği ağaçlar kadar uzun olur" dediği için Çin Hakanı'nın çok sayıda ağaç diktirdiğini bildirmektedir (HAMBİS 1955).

Roux'un Harva (1938) ve Emscheimer'a (1946) atfen belirttiğine göre, Goldlar ve Oroçiler gibi Altay kavimlerindeki şamanlar, bütün yaşamlarının kesinlikle dikmiş oldukları ağacın ömrü ile sınırlı olduğuna inanırlardı (ROUX 2005 s. 361). Yazar, bir efsanede Cengiz Han'ın, bir av sırasında gördüğü ulu bir ağacı işaret ederek, "Burası gömülmem için uygun bir yerdir." dediğini ve öldüğünde oraya gömüldüğünü Raverty'ye (1881), Kıgızlar'da ölen bir kişinin kutsal kişiler arasında yer alabilmesi için mezarı üzerinde devasa boyutlu bir ağacın aniden yükselmesi gerektiğini, Levchine'ye (1840) atfen bildirmektedir (ROUX 2005 s. 363).

Yund (1947), eski Türk kavimlerinin ağaca verdikleri kutsiyetin temelini, ulu ağaçların kendilerinde uyandırdığı hissiyata bağlamaktadır. Ağaçların gece yakıldıklarında etrafa verdikleri aydınlık ve sıcaklığı düşünerek, bunları güneşin yere inen temsilcisi gibi algılamışlardır. Yazara göre Türkler, vücutlarına yaptırdıkları ağaç motifli dövmeler ile kendilerinin korunduğuna inanmışlardır (YUND 1947 s. 159).

Uzun ömürlü ağaçlar ile insan hayatı arasında kurulan ilişkiyi Osmanlı'da da gözlemliyoruz. Bu konuda en özgün örnek, bugün sadece küçük bir bölümü kalan Bursa'daki Alüfeli Çınar'dır. Yıldırım Beyazıt zamanında dikilen bu çınar için anlatılan öyküye göre, çocuk doğurma yaşını çoktan geride bırakan yaşlı bir kadın, padişahın o yıl erkek çocuk doğuracak kadınlar için vaad ettiği ödülü almak amacıyla diktiği çınar fidanını, devletin bekasının uzun olması dileğine bağlamış ve padişaha: "Senin için bir oğul doğuramadım ama şanın uzun yıllar boyu anılsın diye bir çınar diktim." biçiminde cevap vermiştir.

Görüldüğü üzere, özellikle fiziksel boyutları ve görkemleri olağanüstü olan anıtsal nitelikli ağaçlar dünya milletlerinin destan ve mitlerinde önemli bir yer işgal etmektedir. Benzer motifleri Yunan Mitolojisi'nde de görmek mümkündür. Sözgelimi, sonsuzluğu simgeleyen servinin, Apollon'u kendisine âşık eden Cupaerrisos adlı bir gencin Tanrı Zeus tarafından ağaç haline getirilmiş görüntüsü olduğu bu mitolojide belirtilmektedir (KAYACIK, 1966; ASAN, 1987). Yine, salt doğal ömrünün uzun olmasından ötürü, ünlü filozof Platon'un, düşüncelerini ölümsüzleştirmek amacıyla öğretilerini anıtsal nitelikli servi ağacında elde edilmiş tahta levhalar üzerine kazıttığı bilinmektedir (ASAN, 1992). Özellikle Yunan Mitolojisi ağaç ve ormanlar ile ilgili çok sayıda olayla doludur. Sözgelimi, gökyüzünü süsleyen takım yıldızlardan Ülker ya da Yedi Kardeşler olarak bilinen yedi yıldızdan oluşan grubun, Anadolu ormanlarının perileri olan "Hiyadlar" adındaki güzeller olduğu; bunların, Şarap Tanrısı Dionisos'u koruyup gözettikleri için, mükâfat olarak yıldız haline getirilip gökyüzünü süsledikleri ifade edilmektedir. Afrodit'in sevgilisi Adonis'in annesi Myra, Tanrı Zeus'un mersin ağacı (Myrtus) haline getirdiği bir kadındır (YUND 1954 s.228). Çam ağacı, Toprak Tanrısı'nın acıyarak ağaç haline getirdiği Pitis adlı bir peri kızıdır.

Yunan Mitolojisi'nde Tanrılar tarafından ağaç haline dönüştürülen kadınlara bir başka örnek de Apollon'u kendisine âşık eden Daphne'dir. Thessalia ormanlarında yalnız başına dolaşan ve en büyük zevki ay ışığında yabani hayvan kovalamak olan bu orman perisi bir gün su kenarında dinlenirken Apollon ile karşılaşır. Gördüğü perinin güzelliğine âşık olan Apollon orman perisi ile konuşmak isterse de, kız teklifi geri çevirip yapılan ısrardan sıkılarak kaçmaya çalışır. Kaçarken, saçları ve tül giysisinin etekleri dolunayı süsleyen bulut kümeleri gibi uçuşan Daphe'nin güzelliği ardından gelen Apollon'u daha çok etkilediği için yapılan ısrar giderek dayanılmaz hal alır.

Bir zaman sonra kaçmaktan yorgun düşen Daphne kendisini Apollon'dan kurtarması için Toprak Ana'ya yalvarır. Yakarışı duyan Toprak Ana Daphne'nin ayaklarını kök, vücudunu gövde, saçlarını yaprak haline getirip onu defne ağacına dönüştürür. Olayı izleyen Apollon kaçırdığı güzelden bir parçaya sahip olmak için bu ağacın yapraklarından yaptığı bir tacı kafasına takar. Apollon'un bu davranışı Akdeniz coğrafyasında insanlara da örnek olur ve Yunanlılar'dan Romalılar'a geçen bir kültür mirası olarak, savaş kazanan tüm kahramanların törenlerde defne yapraklarından örülmüş taçlar ile ödüllendirilmesi devlet geleneğine dönüşür.

Aynı öykünün Hatay, Harbiye'deki şelalelerin suları ile ilişkilendirilerek N. SEÇER tarafından anlatılan bir başka versiyonunda, dönüşümü izleyen Apollon'un Daphne'ye şöyle seslendiği belirtilir: "Daphne, bundan sonra sen, Apollon'un kutsal ağacı olacaksın. O solmayan ve dökülmeyen yaprakların, başımın çelengi olacak. Değerli kahramanlar, savaşlarda zafere ulaşanlar, hep senin yapraklarınla alınlarını süsleyecekler. Şarkılarda, şiirlerde adımız yanyana geçecek." Bu tatlı sözler üzerine Daphne, dallarını eğerek Apollon'u saygı ile selamlar. Apollon teessür ve heyecan içinde ağacın parlak yapraklarından başına bir taç yapar.

Burada hemen belirtelim ki, mitolojide sözü edilen orman perisi Daphne'nin dönüştüğü ağaç ile antik Yunan ve Roma kültürlerinde dallarından taç yapılan defne ağacı aynı bitki değildir. Defne ağacının Latince adı Laurus nobilis'dir. Latince adı Daphne pontica L. olan bitki ise 1,0-1,5 m boyunda bir çalı türü olup Türkçe adıyla Mezaryon ya da Trabzon Defnesi olarak bilinen zehirli bir bitkidir. Yunan Mitolojisi'nde ağaç haline dönüşen insanlara ilişkin bir başka öykü de Philemon ile Baukis çiftinin mutluluk öyküsüdür. Tüm ömürleri yoksulluk içinde geçen bu yaşlı çiftin öyküsü iki yolcu görünümünde Frigya'yı gezmeye karar veren Zeus ve Hermes'i, üzeri ot ve sazlar ile örtülü olan basit kulübelerine davet etmeleri ile başlar (ESTIN ve LAPORTE 2002, s. 232-233). Öyküye göre yöreyi dolaşan yolcu görünümündeki bu iki tanrıya günün ilerlemiş saatine rağmen hiç kimse kapısını açmaz. Ancak Zeus, konuğu olarak birilerinin kendilerini evlerine kabul edeceğinden emin olduğundan, bütün evleri dolaşır. Nihayet, damı bataklık sazı, duvarları saman ve çamurdan yapılmış kulübelerinde yaşam mücadelesi veren yaşlı bir çift onları buyur eder. Yaşlı kadın Baukis, yere alelacele çul-çuval arası kaba bir örtü serip gelenleri oturtur. Ardından, ayakları çarpık bir tahta masa üzerinde kendilerine ancak yetecek miktardaki akşam yemeklerini misafirleriyle bölüşürler. Yemek sırasında olağanüstü bir durum dikkatlerini çeker yaşlı çiftin. Testinin dibinde var olan az miktardaki şarap hiç bitmemekte ve testi her seferinde ağzına kadar yeniden dolmaktadır. Gelenlerin kutsal kişiler olduğunu anlayan yaşlı çift ellerini kaldırıp dua etmeye başlar. O sırada yağan yağmurun şiddetini giderek arttırdığı duyulmaktadır. Ertesi gün Zeus'un dışarı davet ettiği yaşlı çift gece yağan yağmurun sel olup kendi kulübeleri dışındaki tüm evleri yuttuğunu ve basit kulübelerinin gözleri önünde görkemli bir tapınak haline dönüştüğünü görürler. Çatıdaki saman saplarının altına, kulübe içindeki ahşap direklerin mermer sütunlara, toprak zeminin ise mermer levhalar ile kaplandığına tanık olurlar. Zeus, olanların şaşkınlığından kurtulamamış çifte dileklerini sorar. Çok basit iki talep gelir yaşlı çiftten; tapınağın bekçileri olmak ve ecelin her ikisine aynı anda gelmesini istemek. Talepler kabul olur kuşkusuz. Tapınak bekçiliğinin devam ettiği günlerden birisinde Baukis Philemon'un, Philemon da Baukis'in dallanıp yeşerdiklerini görür.

Philemon ve Baukis'in bu öyküsü, Anadolu Efsaneleri arasında İzmir-Bergama'da bulunan bir ağaç çifti için de "İzmir Ihlamur ile Çınar Ağacı" efsanesi olarak anlatılmaktadır. Başlangıcı yukarıdaki anlatım ile büyük ölçüde örtüşen bu öykünün sonucuna göre, çiftin öldükten sonra gömüldükleri yerde bir ıhlamur ile bir de çınar ağacı çıkar. Zaman içinde iki ağaç birbirleriyle birleşerek, bir yanı ıhlamur, bir yanı çınar ağacı olan tek bir gövdeye dönüşür.

Biyolojik oluşum itibariyle birbirine sarılmış gibi görünen iki ağaç dünyanın hemen her yerinde Philemon- Baukis efsanesine benzer öykülere konu olmaktadır. Yunan Mitolojisi'ndeki Drayadlar da hayatları ağaca bağlı olan ve ağaçlarda yaşayan orman perileri idi. Yaşadığı ağaç çürüyüp devrildiğinde perinin hayatının da son bulduğuna inanılırdı.

"Orman Perisi" kavramı Yunan Mitolojisi'nde çok sayıdaki olayda karşımıza çıkmaktadır. Sözgelimi, Truva Savaşı kahramanı Paris'in karısının Kazdağı ormanlarının perisi Oenone olduğu bilinmektedir. Bu perinin, Kazdağları'nın kuzey yamaçlarında dağın derinliklerindeki akiferlerden yeryüzüne çıkan su kaynakları başında bulunan ulu ağaçları kendisine barınak edindiği ve bunların devasa kökleri arasında oluşan havuzlarda yıkandığı yöre halkı arasında bugün bile söylenegelmektedir.

Nitekim Çanakkale ili Bayramiç ilçesi Evciler Köyü'nde ormanın derinliklerinde bulunan böyle bir çınarın dibindeki su kaynağı, yöre halkı arasında "Afrodit Çınarı" adı ile anılmaktadır.

Yunan Mitolojisi'nde ormanların derinliklerindeki ulu çınar ve su kaynağı ikilisinin orman perileri ile bağlantısına ilişkin örnekleri Ege'nin karşı kıyısındaki Atina yöresine ait halk hikâyelerinde de gözlemliyoruz. M.S. II. yüzyılda, keşiş Therapion tarafından Atina yakınlarında bir dağın yamacındaki mağara önüne inşa edilen bir kilisenin, keşişin yok ettiği ormandan kaçan perileri hapsetmek amacıyla yapıldığını, Yourcenar tarafından kaleme alınan ve ayrıntısı ileride verilecek olan "Doğu Öyküleri" adlı eserin "Kırlangıçlar Meryemi" başlıklı öyküsünden anlıyoruz (YOURCENAR,1992).

Yunan Mitolojisi'nde Tanrılar tarafından kadına dönüştürülen ağaç örnekleriyle de karşılaşılmaktadır.

İlk çağ toplumlarında orman perilerinin hepsinin güzel kadınlar olmadığını, yine bu coğrafyada yaşayan halkın Hırıstiyanlık öncesindeki pagan inanışlarından henüz kurtulamağı dönemlerden kalan şiir, şarkı ve balatlarında anlatılagelen yarı tanrısal varlıkların kilise fresklerine oyulmuş örneklerinden anlıyoruz. Nitekim VI. yüzyıl başlarında Bizans döneminde Mudanya civarnda inşa edilen bir kilisede, Homeros'dan günümüze yaklaşık 2800 yıl boyunca İrlanda, Rusya, Yunanistan, İskandinavya, İspanya, İtalya ve Türkiye'de halk hikâyelerinde "Okeanus" olarak anılan ve insan - ağaç karışımı bir yaratık olarak tanımlanan böyle bir perinin başı bu konuda çok ilginç bir örnektir (HAGENEDER 2001).

Altunay'ın Druidler'le ilgili olarak Bordet (1971), Caldecott (1992), Cunliffe (1974), Reznikov (1994) ve Thibaud (1996) tarafından yapılan çalışmalardan yaptığı derlemeye göre "Ağaç yeraltı dünyası, yer ve gök arasında bir bağlantıyı temsil etmektedir. Kelt kültüründe ise meşe gücü, elma ağacı ölümsüzlüğü sembolize eder. Ağacın bir önemi de üzerinde Tanrıların habercileri olan kuşları barındırmasıdır. Kökleri ise geçmişe, yeraltına doğru gider. Bu yüzden efsanelerde ölülerin ruhları dallar arasında ya da ağaçların gövdelerinde bulunurlar."

Kutsal korular, Druidler için kutsal mesajların alındığı ve olgunlaşmanın gerçekleştiği yerlerdir. Bu nedenledir ki, Druidler ritüellerini açık havada Nemeton denilen kutsal yerlerde gerçekleştirirlerdi.

Druidler, ellerinde ağaçları sembolize eden küçük değnekler taşırlardı. Bu değneklerin aynı zamanda Druid'in sihir gücünün belirtisi olarak kabul edilirdi. Druidler için kutsal olan bir bitki de ökseotu idi. Kelt inanışına göre bir meşe ağacı üzerinde ökseotu taşıyor ise kutsallığı daha da artardı. Bu bulgu mutlaka bir törenle taçlandırılır ve bu tören için en uygun zaman, bir sonraki ayın altıncı günü olarak seçilirdi. Törende, önce meşe ağacındaki ökseotu altın bir orak ile Druid tarafından kesilir, sonra da iki beyaz boğa kurban edilirdi.

Kelt inanışında ökseotu aynı zamanda Ay'ı da sembolize ettiği için, Druidler'in meşe üzerindeki ökseotunu kesmek için kullandıkları orak da hilal biçiminde idi. Ökseotu aynı zamanda üzerinde bulunduğu ağacın ruhu ve "eliksir"i olarak da kabul ediliyordu. Aynı şekilde ökseotunun bir başka adı da "meşe suyu" idi (ALTUNAY 2003).

Romalıların Britanya'yı istilası sırasında ağaç ve ormana tapan Druidler'in ellerini havaya kaldırıp çığlıklar atarak ulu ağaçlar arasından Romalı lejyonerlere saldırdıkları ve 20 yıl süren istila sırasında yürüttükleri mücadele ile Romalılara büyük kayıp verdirdikleri bilinmektedir.

Tarihsel çağlar içinde geriye gittiğimizde, her büyük imparatorluğun kuruluş yıllarını anlatan bir mit ve destanla karşılaşırız. Sözgelimi, Roma İmparatorluğu'nun temeli Remus ve Romulus kardeşleri emziren bir dişi kurt üzerine oturur.

Bu simge, biraz değişik biçimde Göktürk İmparatorluğu'nun kuruluşunu anlatan Ergenekon Destanı'nda da karşımıza çıkar (ASAN 1999). Keza, 960 yılında İslâmiyet'i kabul eden ilk Türk hanı olan Satuk Buğra Han'a İslâmiyet'e geçmesini, 12 yaşında iken 40 arkadaşı ile birlikte avlanmak için gittiği ormanda kaybolduğu sırada kendisine yol gösteren ve belirli bir yere geldiğinde bilge bir yaşlıya dönüşen bir tavşan öğütlemiştir (ROUX 1959, 2005). Esasen, Satuk Buğra Han'ın doğumuna ilişkin efsane daha da ilginçtir. Bu hakanın doğumu sırasında çok sayıda deprem meydana gelmesi, yerden su kaynaklarının fışkırması, bahçe ve çayırların çiçek açması gibi mucizelerin ortaya çıktığı belirtilmiştir (ROUX 2005, s. 333).

Ancak, bu temel taşı her zaman hayvan motifi olmaz elbette. Nitekim ünlü Türk Destanı Oğuzname'de iki ulu kayın ağacının (coğrafi konum ve iklim koşulları dikkate alındığında bu ağacın kayın değil, huş olması gerekiyor) bütün Oğuz neslinin atası olduğu belirtilir. Efsaneye göre, Tola ve Selenga nehirlerinin birleştiği yerde bulunan iki ulu ağaca bir gece gökten kutsal bir ışık sütunu iner. Bir süre sonra ağaçlardan birinin gövdesi şişer, sayılı günlerin geçmesinden sonra bu ağacın gövdesinden, ağızlarında gümüş emzikler bulunan beş erkek çocuk görünür. Kısa zaman içinde büyüyüp sütten kesilen çocuklar hemen konuşmaya başlar ve ebeveynlerini sorar. Halk çocuklara iki ağacı gösterir. Ağaçlara yaklaşıp önünde saygı ile eğilen çocuklar her iki ağacı kendi nesillerinin atası sayar (YUND 1947 s. 161). Işıktan hamile kalan ağaçlara "Tabulu Ağaç" denildiği ve böyle ağaç efsanesi ile Etiler'in yaratılış destanında da karşılaşıldığı Yund tarafından ifade edilmektedir. Ögel (1971), ağaçlar üzerine inen ışığın kırk gün kırk gece devam ettiğini ve efsanenin Uygurlar'ın Türeyiş Destanı'nda anlatıldığını bildirmektedir (ÖGEL 1971, s. 14).

Oğuzname'nin Türk boylarının İslâmiyet öncesi dönemini anlatan bölümü "Oğuz Kağan Destanı" olarak anılmaktadır. İslâmiyet sonrasında İlhanlı Devleti vezirlerinden Reşidüddin tarafından kaleme alınan "Câmiüt-tevârih" adlı eserde adı Oğuzname olan Oğuz Kağan Destanı'nda Kağan'ın güzel eşini, gittiği av sırasında göl ortasındaki bir ağacın kovuğunda bulduğu belirtilmektedir (BANG 1936). Destandaki anlatıma göre olay şöyle gerçekleşmiştir: Oğuz Kağan bir gölün ortasında kovuk bir ağaç ve içinde muhteşem bir güzelliğe sahip tek başına oturan bir kız görür. Kızın uzun sarı saçları, masmavi gözleri ve inci gibi dişleri vardır. Oğuz bu kızı görünce aklı başından gider ve kalbine ateş düşer. Oğuz ile evlenen kız, adları Gök, Dağ ve Tengiz (Deniz) olan üç erkek çocuk doğurur. Destan, Oğuz Kağan'ın eşi ile ilk karşılaşmasını şöyle anlatmaktadır (ÖGEL 1971, s. 63-64):

"Ava gitmişti bir gün, ormanda Oğuz Kağan; Gölün tam ortasında bir ağaç gördü yalnız, Ağacın kovuğunda oturuyordu bir kız,
Gözü gökten daha gök, sanki Tanrı kızıydı, Irmak dalgası gibi saçları dalgalıydı.
Bir inci idi dişi, ağzında hep parlayan,
Kim olsa şöyle derdi yeryüzünde yaşayan: Ah! Ah! Biz ölüyoruz! Eyvah, biz ölüyoruz! Der, bağırıp dururdu!
Tıpkı tatlı süt gibi acı kımız olurdu!
Oğuz kızı görünce başından aklı gitti, Nedense yüreğine, kordan bir ateş girdi. Gönülden sevdi kızı, tuttu aldı elinden, Kızla gerdeğe girdi, aldı dilediğinden.
"

Oğuz Kağan Destanı'nda eşini göl ortasındaki ağaç kovuğunda bulan bu kağanın (Eski Türk boylarında yöneticilerin hepsine Oğuz Kağan denirdi) doğumu da başlı başına mitolojik bir olaydır. Tarihçilerin büyük Türk hükümdarı Mete olduğunda birleştikleri bu kağanın doğumu destanda şöyle anlatılmaktadır (BANG 1936, s. 1):

"Yine günlerden bir gün Ay Kağan'ın gözü parladı. Doğum ağrıları başladı ve bir erkek çocuk doğurdu. Bu çocuğun yüzü gök, ağzı ateş gibi kızıl, gözleri ela, saçları ve kaşları kara idi.
Perilerden daha güzeldi.
Bu çocuk anasının göğsünden ilk sütü emdi ve bir daha emmedi.
Çiğ et, çorba ve şarap istedi.
Dile gelmeğe başladı.
Kırk gün sonra büyüdü, yürüdü ve oynadı.
Ayakları öküz ayağı gibi, beli kurt beli gibi, omuzları samur omuzu gibi, göğsü ayı göğsü gibi idi.
Vücudu baştan aşağı tüylü idi.
At sürüleri güder, ata biner ve av avlardı.
Günlerden ve gecelerden sonra yiğit oldu.
"

Dikkat edilir ise, Oğuz Kağan için yapılan "Ayakları öküz ayağı gibi, beli kurt beli gibi, omuzları samur omuzu gibi, göğsü ayı göğsü gibi idi. Vücudu baştan aşağı tüylü idi" biçimindeki bu tanımlamanın Yunan Mitolojisi'nde Orman Tanrısı Pan için yapılan tanımlama ile büyük ölçüde benzeştiği görülmektedir.

Oğuz Kağan Destanı'nda savaşa giden kağanlara gök tüylü ve gök yeleli büyük bir erkek kurdun yol gösterdiğine işaret edilmektedir. Urum Kağan ile yapılan bir savaşın anlatıldığı bu bölümde ordunun önünde yürüyen bu kurdun Oğuz Kağan'a ilk defa Buz Dağı'nın eteğinde kurduğu çadırında tan ağarırken göründüğü belirtilmektedir (BANG 1936, s. 6).

Destanda ayrıca Oğuzlar'ın Kıpçak Boyu'nun ortaya çıkış efsanesini anlatan ve Oğuz Kağan'ın beylerinden birisi ile ilgili olan anlatımlar da ilgi çekicidir. Roux'un Ebulgazi'ye atfen belirttiğine göre, Oğuz Han'ın beylerinden biri, gittiği askeri sefere karısını da birlikte götürür. Kendisi savaşta ölünce kurtulmayı başaran karısı, Oğuz Kağan'ın iki nehir arasındaki birliklerine ulaşır. Bu sırada kadın hamileliğinin son aylarındadır ve doğum sancıları çekmektedir. Ancak etrafta hiçbir kulübe bulunmadığı için kadın doğumu ulu bir ağacın kovuğunda yapmış ve bir erkek çocuk doğurmuştur. Oğuz Kağan, evlat edindiği bu erkek çocuğa "Ağaç Kovuğu" anlamına gelen "Kıpçak" adını vermiştir (ROUX 2005 s.353).

Oğuzname'de Kıpçaklar'ın kökenine ilişkin efsanenin bir başka versiyonunda yukarıda sözü edilen Bey'in Oğuz Kağan'ın ordusunda Uluğ Ordu Bey adındaki bir komutan olduğu bildirilmektedir. Destanda anlatılanlara göre, Oğuz Kağan komutasındaki ordu, İdil (Volga) Nehri kenarına gelmiştir. Kağanın, "İdil suyundan nasıl geçeceğiz" demesi üzerine bu bey, civardaki ağaçları kestirip içlerinin oyulmasını emretmiş ve askerlerin bu oyuklara yatarak nehri geçmelerini sağlamıştır. Sonuçtan memnun olan Kağan; "Ey! Ey sen! Bu ülkenin Bey'i olasın ve adın da Kıpçak olsun" demiştir (ROUX 2005 s.353). Destanlarda bu olay şöyle anlatılmaktadır (ÖGEL, 1971, s. 77):

"İdil adlı bu ırmak, çok çok büyük bir suydu, Oğuz baktı bir suya, bir de beylere sordu:
"Bu İdil sularını nasıl geçeceğiz biz?"
Orduda bir bey vardı, Oğuz Han'a çöktü diz. Uluğ-Ordu Bey derler, çok akıllı bir erdi,
Bu yönde Oğuz Han'a yerince akıl verdi.
Baktı ki yerde bu bey, çok ağaç var çok da dal, Kesdi, biçti dalları, kendine yaptı bir sal.
Ağaç sala yatarak, geçti İdil Nehrini,
Çok sevindi Oğuz Han, buyurdu şu emrini: "Kalıver sen burada, halkına oluver bey,
Ben dedim öyle olsun, densin sana Kıpçak Beğ
"

Çince, Uygurca ve Sogdca olmak üzere üç ayrı dilde yazılı olan Karabalasagun dikili taşında anlatılanlar, efsanenin bir başka versiyonunun da bulunduğunu göstermektedir. İranlı tarihçi Cüveyni'ye atfen anlatılan öyküde Uygur neslinin atası sayılan Buku ya da Buğu Han'ın doğumu anlatılmaktadır (ROUX 2005). Cüveyni olayı şöyle anlatmaktadır:

"Karakurum'un biri Tola, diğeri Selenga adını taşıyan iki ırmağı Kalamançu denilen bir yerde birleşiyordu. Bu iki ırmak arasında iki ağaç vardı, birinin adı kusuk (Sibirya Servisi) olup çamı andırıyordu ama yaprakları kışın serviye, meyveleri şekil ve tat bakımından Şiguza'ya benziyordu. Diğer ağaca ise toz (kayın ağacı) diyorlardı. Bu iki ağaç arasındaki toprak üzerine gökten bir ışık düştü. Bu sahneyi gözleyen Uygur kavimleri şaşkınlık içinde kaldılar, tepeciğe yaklaştıklarında şarkıya benzer uyumlu sesler işittiler. Ve her gece bu tepecik otuz adım uzağına kadar bir ışıkla kaplandı, günün birinde aynı doğum anındaki kadın gibi tepeciğin içinden bir kapı açıldı ve içeride her birisinde bir çocuğun oturduğu çadıra benzer beş ayrı tepecik bulunduğu görüldü. Her çocuğun ağzında ihtiyacı olan sütü sağlayan bir tüp bulunuyordu."

Öykünün devamı Oğuz Kağan Destanı ile benzerlik göstermektedir. Farklı olarak; ağaçların konuşarak halkı erdeme teşvik ettiği ve onlara uzun yaşam dilediği belirtilmektedir. Halkın da çocukların büyüğüne Songur Tegin, ikincisine Kotur Tegin, üçüncüye Tügel Tegin, dördüncüye Or Tegin, en küçük olan beşinciye de Buku Tegin adını verdikleri bildirilmektedir (ROUX 2005 s. 344).

Efsanede ayrıca, çocukların kendilerine Tanrı tarafından gönderildiğine inanan Türk boylarının; diğerlerine üstün olan güzelliği, zekâsı, yargılama konusundaki basireti ve diğer halkların dillerini bilmesini dikkate alarak, en küçükleri olan Buku Tegin'i kendilerine han yaptıkları ifade edilmektedir. Efsanenin diğer araştırmacılar tarafından anlatılan diğer versiyonlarında ortak olan husus çocukların sayısının beş olması ve iki ağaçtan doğmuş olmalarıdır.

Altaylar ve Orta Asya'daki Türk boylarının destanlarından bir bölümü Dede Korkut Hikâyeleri içinde anlatılmaktadır. Bunlardan birisi, hikâyeler arasında "Basat'ın Tepegöz'ü Öldürdüğü Boy" olarak anılmaktadır. Oğuz boylarının atasının ulu bir ağaç olduğuna dikkat çekilen destanın bu bölümünde, Basat Tepegöz'e soyunun ulu bir ağaç (destanda "Kaba Ağaç" olarak ifade ediliyor) olduğunu şöyle belirtmektedir.

"Kalarda koparda yerim gün ortaç! Karangu dün içre yol azsam, umum Allah! Kaba âlem götüren Hanımız Bayındır Han! Atam adın sorar olsan. Kaba Ağaç! Anam adın der isen Kağan Arslan! Benim adım sorar isen, Uruz oğlu Basat'tır."

Mitoloji ve destanlarda anıtsal nitelikli ulu ağaçların kendisine sığınan han ve beyleri koruyup beslediğine ilişkin örneklere de rastlanılmaktadır. Altay Türk destanlarında dara düşen, yardım bekleyen bahadır ve yiğitlerin "Bayterek" olarak bilinen ulu ağaçlara sığındıkları, orada yeniden güç kazanarak düşmanlarını yendiklerine ilişkin pek çok öykü anlatılmaktadır. "Maaday Kara Destanı"nda, yüz budağı bulunan "Mönkü Terek" isimli ulu ağacın savaşta ölen kimi yiğitlerin böyle ağaçlar altında yeniden dirildikleri belirtilmektedir. Manas Destanı'nda ise böyle ulu bir ağacın, Kanıkey ve oğlunu (Şekil 21), budaklarından salgıladığı sıvı ile besleyerek eskisinden daha güçlü kıldığı anlatılmıştır (ERGUN 2004 s.372).

Türk Kozmolojisi üzerinde araştırmalar yapan Köprülü'ye (1926) atfen Gökberk'in (1948) belirttiğine göre, kayın ağacı efsanelerde hep kutsal ağaç olarak gösterilmiştir. Efsaneye göre;

"Dünyada hiçbir şey yok iken iki han mevcuttu: Karahan ve Su.
Su ezelden beri dalgalanan bir kaos, Karahan ise gizli bir ilim idi.
Karahan'dan başka gören, Su'dan başka gören yoktu.
Karahan yalnızlıktan usandı.
Kendisi gibi gören, giden yapabilen bir mevcudun var olmasını istedi.
Kişi'yi yarattı.
Ona bilme ve toprağın üzerinde yaşama kudreti verdi. Ona toprak lazımdı.
Karahan, denizin altından bir yıldız yükseltti.
Kişi buradan bir avuç toprak aldı.
Suyun yüzüne attı.
Karahan toprağa "Büyü!" emrini verdi.
Toprak büyüdü, büyük bir ada oldu.
Kişi bu toprağı alırken kendisi için gizli bir dünya yaratmayı düşünerek bir parçasını gizledi.
Karahan farkına vardı.
Kişiye bunu tükürttü.
ve bu topraktan dağlar, tepeler, dereler vücuda geldi. Karahan bu büyük adayı boş bırakmamak için adanın üstünde bir çam ağacı çıkardı.
Bunun dokuz dalı vardı.
Her dalın altında yeni bir adam yarattı.
Bu dokuz adamdan, dokuz ayrı ırk türedi.
" (GÖKBERK 1948 s.72 ).

Bir ormandan çıkıp gelen Kırgızların yaratılış destanı da bu konuda ilginç bir efsanedir. Efsaneye göre bir hükümdarın otuz dokuz hizmetçisi bulunan bir kızı vardır. Bir gün kız ve hizmetçileri, yüzeyi köpükler ile kaplı bir gölün kenarında gezer iken, köpüklere ellerini sokup eğlenmek isterler. Belirli bir zaman geçince hükümdar kızı ve hizmetçilerin tamamının hamile oldukları görülür. Durumu gören hükümdar kızını ve hizmetçilerini bir ormana sürgün eder. Burada yaşayan kadınlar bir zaman sonra çocukları ile birlikte ormandan çıkarak Kırgız Halkı'nı meydana getirir (YUND 1947 s. 161).

Altay ve Orta Asya mitlerinde görülen devasa ağaç simgesinin, Kayı Boyu'ndan gelen Osmanlı'da da öne çıktığını görüyoruz. Osmanlı İmparatorluğu'nun Kuruluş Destanı'nda karşılaştığımız bu simge Osmanlı Hanedanı üzerinde öyle bir etki bırakmıştır ki, bütün padişahlar kazandıkları zaferler anısına bu olayların geçtiği yerlere çınar ve servi ağaçları dikmiştir. Eskilerin gelecek kuşaklar ile iletişim kurmada kaçınılmaz bir yol olarak gördükleri bu davranış biçimini günümüzün çağdaş toplumlarında da izliyoruz. Sözgelimi, 1945 Yılında Amerika'da yapılan Birleşmiş Milletler toplantısında üye ülkeler delegasyonuna sekoya tohumları dağıtılması, uzun ömürlü bir dünya barışı arzusunu ifade içindir. Keza, nikâh törenlerinde davetlilere fidan verme davranışını da bu bağlamda algılamak ve ömür boyu mutluluk düşüncesinin bir ifadesi biçiminde yorumlamak gerekir.

Türk Tarihi'nde bazı Türk boylarının ağaç ve orman isimleri ile anıldıkları anlaşılmaktadır. Bugün Çanakkale Boğazı'ndan İskenderun Körfezi'ne kadar Batı ve Güney Anadolu'nun dağlık kesiminde yaşayan ve kendilerini "Tahtacı" olarak tanımlayan halkımızın bu kimliği geçimlerini ağaç ve ormandan sağladıkları için kendilerine uygun gördükleri, kökenlerinin Altay Dağları'nda yaşayan ve tekerleği ilk bulan Türk boyu (Kıpçaklar) olduğu, bu işi yapan subayın soyuna kağnı anlamına gelen "Kanıklı" adının verildiği belirtilmektedir (YUND 1947 s. 173).

Prof. Dr. Ünal ASAN


Not: Bu makalenin tam sürümü, proje kapsamında hazırlanan katalog-kitap içerisinde mevcuttur. Makale içerisinde adı geçen ağaçların resimlerine ve diğer görsellere elektronik katalog-kitap içerisinden ulaşabilirsiniz.